Tuesday, November 10, 2009

ÖLMEDEN ÖNCE ÖLÜNÜZ

Oldu.Ben de öldüm,bu güncede geçen sene bir vakitler belirttiğim gibi.
Peki şimdi nedir hikmet ?
Ölmek iyi midir kötü mü ?
Bazen onca öğrendiğim,gördüğümle üstüme çöken uykudan bir ses,bir insan,bir fikirle uyandığımda korkar buluyorum kendimi.
İnsanın başına ne geliyorsa o heyecan anında geliyor ya zaten.
Mesela ilkbahardır,deli gibi aşık olursun,sevdiğin bir kitabı ya da şarkıyı bulursun,uzun zamandır görmediğin birini görürsün kalakalırsın.(Uzun zamandır hayalini kurduğun şey gerçekleşse o kadar heyecanlanmazsın çünkü beklerken zaten olmaz unuttuğunda gelir o zaman da zaten onun fikrine çoktan alışmışsındır )
E hani ?
Heyecan nedir iki dakikalık hormon istilası.Geç de erişsene sana güneş doğuran şeye.
I-ıh tık.Korkarsın yerinde kalmayı tercih edersin.
Bu atıllık bende bir kaç zamandır tekrar ediyor.Aniden bacaklarıma boşalan kan heyecandan zıplama etkisi yapsa da,zihnim tıkır tıkır çalışsa ve hayal kursa da sanki bir şey tarafından engelleniyormuşumcasına hareket edemiyorum.
Yaşlılık mıdır bu ?Heyecanın,neşenin aklı etkisiz bırakacağına dair mi korkarım ? Ben ne zaman mutsuz kaldım bu kadar yahu ?
Yoksa bu iyi mi.Sakin bekleyerek elime geçen bilgiyi aniden verilene göre daha iyi doğru kullanacağıma dair bir düşünce mi geliştirdim.
Gördüğüm şu elime birşey geçmiyor fakat olan oluyor,geçen geçiyor öylece bakakalıyorum.
"Bir an önce tekrar yaşamak istiyorum.Beni sakat bırakan her düşünceden,her vesvese ve korkudan münezzeh olmak istiyorum artık.Lütfen !" diyorum.

Monday, November 09, 2009

HOŞ 'AN'DLAR

-21 yaşında oğlum var... ? Sen yık,biz burada çalışmayız gerekirse *
* İstifadan yıllık izine çevirdiği tatilden jet hızıyla dönen müdürümün çatısını yıkmak istemeyen amcaya The Godfather hırıltısıyla verdiği ihtar.

Sunday, November 08, 2009

S-OR-USARSAM...

Vaktin biri bir muhterem "Bilinmezdim,bilinir olmak istedim"in haşyetinden münasip bir dille vurdurmuş kendini.Bilen gören olmamış bu durumu ama kimbilir ne "vecd-i lerzân"dı o.
Güneş ışığına uzun zamandır çıkmamış,sulanmamış çiçeğimizi bulup buluşturup balkon köşelerinden koyalım camın önüne dedik.
Bir bahis çaktık şimdi bununla ilgili,buyrun okuyoruz,"ben" de kendimden gitmek istiyorum artık bu duman.Hayy yeter.

Hiçbirşeyin tek yolu yoktur.İnsana insan olma imkanı tanımayan dogma "tek gerçeklik" fikri, akılların ürettiği ve başkalarına giydirdiği bir boyunduruktan başkası değilken bağımsız bir akıl tabi ki bu durumdan dışarıdan olma ve giydirilme bir şeyi kabul etmemekle en doğal insani hakkını kullanarak çıkacaktır .
Fakat içeride olaylar başka.Eğer bir nebze olsun "içeri" bakabiliyorsa insan çürüğünü çürük,ışığını ışık olarak bilebiliyorsa...Sadece "Evet O sensin" bile diyebiliyorsa mümkün asıl gerçeklik.
Bu bir huzur arayışı - çünkü bu da dışarıdan olma birşey,bir koşulluluktur- gibi olmamalı.
Aramamalı,çünkü zaten içeride var. ( Hani dolanır ya kimisi,sizin için söylemiyorum bazıları)
Bir göz atmalı,kapağı kaldırmalı.Arada sırada dahi olsa o kapağı az aralamalı.( Zaten o zaman kendini getirir)
Bu bir rahatlama getirecektir.Heyecan yapmamalı.
"Kimseler"e söyleme,sorma,tartışma,düşünme hakkı bırakmamalı kendinde.Laf sarraflığı yapmamalı önce kendinde bırakmalı pişirmeli,sonra durup bakmalı ve öğüttükten sonra çıkarmalı,sunmalı.
Orada duruyor hazine,açarsan türlü hırsız gelir,konar,araklar,kaçırır saklar.
Kendini bilmeli ve hep hayrını dilemeli.Çünkü bu bilme dileme hali geleceğe yazılan bir mektup değil bizzat halin ikrarıyla âna vurulan mühürdür.
Keza geçmiş ve gelecek yoktur,ancak an vardır.O "an" "bu"nu yaşamalı."Bu" dediği tutabileceği kadar yakın olduğunu anladığı o "kendinde bildiği"ne şaşırmamalı.Onu yüceleştirip ötelememeli,ondan korkup ertelememeli.
Değil mi ki o korku onda sadece çember etkisi yapacaktır.
"O olabilmek zor iş"
:)
Öyle mi ?
Haydi,hatırlamalı.İnsan olabildiğin kaç zaman varsa o kadar "O"ydun.
Peki sen mi yapıyordun onları ?
:) O halde zor mu ?

Neyi biliyoruz ki ? What the bleep
blup
blöp
blöf.

Eğer bir an dönüp baksan,mantıklı gelenin yani mantık uydurduğunun,sen elinden çıkma olduğunu göreceksin.
Sadece gördüğünü görmezlikten gelmek kahrın.Bununla kollanma,dillenme,kucaklaşma.
Teslim olmak kelepçeni giymek değil "ol"uşuna akmaktır.
Ulusun ! Korkma nasıl böyle bir imanı boğar.
Hakkıdır,hakkındır,konuş !
Sadakallahülazîm.






Saturday, November 07, 2009

ZAMANE "PROP"LEMLERİ

neden aşk acısı çekeriz…

Aşk acısı 2 yıl sürer diyor psikoterapist Ferhan Özenen ve ekliyor; gerçek aşk 3 yıldan sonra başlar… Aşk ilişkisi hepimizin hayatının vazgeçilmez bir parçası… Hayranlık duygusuyla başlayan, gün geçtikçe, karşınızdakinden daha fazla bir şeyler beklediğimiz, daha çok bir şeyler vermek istediğimiz; yüreğimizi pır pır ettiren, aklımızı çelen karışık süreç… Ve “istediğimiz gibi” gelişmediğinde de bizi acılara boğan… Fakat sanırım, aşk ve aşk acısına dair soru işaretlerinizi bu röportaj cevaplayacak… Ha, bir de unutmadan; “Her ilişki bir alışveriştir ve pazarlığa tabiidir.” Pazarlığınızı iyi yapın! — Önce, aşkın tanımını yaparak başlayalım mı? Danışanlarımla çalışırken de fark ediyorum; aşk ve sevgi tanımları Türk dilinde birbirlerinden ayrılıyor. Oysa başka dillerde ayılmıyor. Bizdeki tanımına göre sevgi, biraz daha durmuş oturmuş bir şey; aşk ise insana heyecan veren, yüreğini hoplatan bir duygu… Öte yandan Eric Fromm, “Olgun olan sevgiyle, olgun olmayan sevgi” arasında çok büyük fark var, der. Sanki bizim, ergen aşkı dediğimiz, olgun olmayan şeye toplumumuzda aşk deniyor. Yani, birine duyulan heyecana, gizeme, bilinmezliğe ve cinsel olarak ten çekimine aşk deniyor.

— Ten çekimi nedir ki? Sürekli kimyasal olduğu söyleniyor; tenim çekti, tenim çekmedi deniyor.

Ten çekimi kimyasal olabilir, işin o tarafını bilmiyorum, organikçi değilim. Ama çalıştıkça fark ediyorum ki, insanın teninin çekmediği insanlar, her zaman gerçekten teninin çekmediği insanlar olmuyor! İlişki kurmaya korkan insanlar, karşıdaki insanda gerçekten ilişki kurma potansiyeli buldukları zamanlarda bunu, “Tenim çekmedi” şeklinde açıklayabiliyorlar. Onun için, bunlar hep çok karışık kavramlar…

— Aşk acısı da çok karışık bir kavram aslında…

Evet, mesela aşk, birine karşı duyduğun aşırı heyecan ve gizem mi? Çünkü aşkta, aşık olunacak kişide şu özellikler olmalı şeklinde, kafanda kurduğun özellikleri karşı tarafa projekte etme, yansıtma var. Örneğin; çok güzel birini mi istiyorsun, onun çok güzel olduğunu düşünüyorsun… Ama olgun sevgi başka bir şey. Bu noktada söz edilen, aşk acısı mı, ayrılık acısı mı? Çünkü ikisi arasında çok fark var. Aşk acısında, özlem ve ulaşamama var. Sanki bizim, “mazoşizm” dediğimiz şey var. Özellikle Türk kültüründe… Veya kadın olmanın getirdiği bir şey. Çünkü özellikle kadınları, aşk acısı çekerken görüyoruz. Ya da erkekler bunu daha az itiraf ediyorlar. Sonuçta, elle tutulmayan, gözle görülmeyen, ilişki haline gelmemiş bir aşkı, daha çok kadınların yaşadıklarını gözlüyorum. Dolayısıyla, aşk acısında birini beğenmek ama onu elde edememek, ulaşamamak var. Oysa, buna hiçbir şekilde aşk denilemez! Ancak kişinin kendi kafasındaki şeyin acısıdır bu…

ACILAR ANCAK YASLA BİTER!

- Aşk acısı nedir? Aşk acısı için, ortada bir ilişki olması ve bu ilişkinin bir şekilde bitmesi, yani ayrılık acısı olması gerektiğini söylüyorsunuz?

Aslında aşk, sevgi acısı dediğimiz şey, yaşanmışlığın acısıdır. Birini beğenip, olmayınca da onun acısını çekmek değil; bu kadar irrasyonel bir acı olamaz. Öte yandan sevdiğimiz kişiyi kaybettiğimizde de acı çekmeden olmaz! Herkes bunu değişik şekillerde yaşar. Ama, yaşanmışlık olmadan, karşındaki insanla bir ilişkin, bir alıp verdiğin olmadan, bunun acısını çekmek, olacak şey değil. Aksi taktirde bu, acı çekmekten zevk almak anlamına geliyor. Ya da hırs olabilir, başarısızlığın acısı olabilir. Yoksa, ortada bir ilişki olmadan ya da 2-3 aylık bir ilişkinin bitmesiyle duyulan acıyı, ayrılık acısı olarak açıklamak bizim bilimimizde mümkün değil.

- Bu taktirde, ayrılık acısını biraz daha açalım…

Ayrılık acısı, nesne kaybıdır. Kayıp da her zaman acı verir, travma getirir. Ve yaşanan kaybın arkasından muhakkak yas tutulması gerekir. Bu da tedaviyle birlikte 1,5 – 2 sene gibi bir süreyi kapsar. Tedavisiz… Bilemiyorum süresini… Ama yas tutulmadığı zaman, gerçek anlamda başka ilişkilere geçilemiyor. Çünkü acılar ancak yasla biter.

- Bu noktada, yas döneminde ilişkiyi kafada halletmiş olmak, ilişkiyle ilgili pazarlığımızı da yapmış olmak var değil mi?

Tabii… Ama herkes bunu yapamayabilir. Yaşanan ilişkinin, geçmişte hangi ilişkiye tekabül ettiğini bulmuş olmayabilir. Yine de en azından, o insanın senin için ne anlama geldiğini, onu kaybetmekle ne kaybetmiş olduğunu; kayıp duygusundaki esas nedeninin o kişiyi kaybetmek mi, yoksa sana yakın olan herhangi bir nesneyi kaybetmek mi olduğunun cevapları verilirse iyi olur. Yani, acı çekmenin nedeni, “Yalnızlıktan korkuyor olmak mı, yoksa o kişinin hayatındaki değeri mi?” gibi sorular cevaplanmalı.KADINCA.NET

KAÇINCI DERECEDEN AŞK ACISI?

- Ayrılık acısı sanıp da çektiğimiz acı ya da acılar gerçekte neler? Ayrılık acılarının da dereceleri var mı?

Var. Çünkü her türlü ayrılık bir travma. Örneğin, ilk ayrılık doğumla gerçekleşiyor. Sonra ilk 2 yaştan sonra, bireyselleşmeyle birlikte anneden uzaklaşma var ki, bu noktada anneyle ilişkimizin ne kadar güvenli olduğu çok önemli. Yani, çocuk arkasını dönüp baktığında anne orada mı, güven ilişkisi sağlanmış mı? (İkinci ergenlik döneminde bu kriz tekrarlanır.) Ayrıca, ailede babanın rolü önemli; erkek çocuk için de kız çocuk için de. Anne babayı ne kadar önemsiyor? Anne, bir erkekle (babayla) tamamlanmak ihtiyacını duyan bir anne mi? Çünkü böyle bir ihtiyaç duymadığı zaman, sağlıksız ilişkiler ortaya çıkıyor. Ve bu tür sağlıksız ilişkiler içinde yetişen kişiler, flörtlerinde elde etme hırsı içinde olan, elde ettiği anda da karşısındakini değersiz bulan kişiler oluyor. Dolayısıyla, 0-2 yaş arasında kurduğumuz ilişkiler, hayat boyu kurduğumuz ve kuramadığımız tüm ilişkileri; ayrılıklarımızı, kayıplarımızda duyduğumuz acının derecesini etkiliyor.

- Bir de, yine aşkın kimyası teorisine göre, aşk-evlilik 3 senede biter deniyor. Bu takdirde, en geç 3 senede bir yeni aşklar mı yaşamak durumundayız?

Hayır, aslında tam tersi, sevgi gün geçtikçe çoğalması, yeşermesi gereken bir şey. Çünkü sevgide tamamlanma ve tamamen bir bilinçaltı seçim var. Hiçbir karşı cins seçimi tesadüf değil! Yani, seçtiğin insan, mutlaka senin birtakım bilinçaltı ihtiyaçlarına karşılık veren bir insandır. Bu, erkek için de böyle, kadın için de böyle. Onun için de sevgi, birliktelik gittikçe yeşermesi, hoşlaşması, gittikçe artan olması gereken bir süreç. Sevgi, aşk nasıl 3 senede biter?

Fakat psikolojide “attachment” (sevgiyle bağlı) teorisi var. Ve bu teori; “Çocuk 3 sene içinde annesine güvenmeyi öğrenir” diyor. 3 sene sonra, eğer çocuk annesiyle güvenli bir ilişki kurabilmişse, çıkıp gider; yani anneye bağımlı olmaz, bağlı olur. Ama o 3 sene boyunca da hep, “Anneye güveneyim mi, güvenmeyeyim mi?” tereddüdünü yaşar, “Bırakır mı, acaba beni bırakmaz mı?” gibi… Sanırım, aşkın kimyası 3 senede bitiyor, diye ortaya atılan da bu 3 sene… Çünkü aşk ilişkisinde de ilk 3 sene, yüreği pır pır ettiren, soru işaretlerinin bol olduğu bir dönemdir.

GERÇEK AŞK; 3 SENE SONRA BAŞLAR!

Peki, ya 3 sene sonra, aşk ilişkisinde de tıpkı anne-çocuk ilişkisinde olduğu gibi rahatlıyor muyuz?

Eğer güven ilişkisi kurabilirsek evet… Karşımızdaki insanın sevgisine, ilgisine güvenirsek, o pır pır hali bitiyor. Ve bize de, sanki aşkımız sona ermiş gibi geliyor.

- Oysa, tam da bu sırada gerçek anlamda ilişki başlıyor?..

Kesinlikle… Bazı teorisyenlerin “ikinci dönem” diye adlandırdıkları, ilişki başlıyor. Ve ilişkilerin esas zamanı ikinci dönemdir. Çünkü insanlar birbirlerinin gerçeklerini görürler; projeksiyonlar, heyecanlar, bırakır mı, bırakmaz durumları biter. Gerçek bir sevgi ilişkisi ve gerçek bir alışveriş başlar. Çünkü artık, karşındakini olumlu ve olumsuz yönleriyle olduğu gibi kabul etme vardır. Fakat sadece ikinci döneme geçip, tamam aşk bitti deyip, ayrılmalar yaşanmıyor. Karşındakinin olumsuz yönlerini gördüğünde de gitmeler oluyor. Hiçbir insan mükemmel değil. Ya da gerçek ilişki, gerçek sevgi, gerçek güven istemiyorlar; ondan ayrılıyorlar sevgililerinden ikinci döneme geçildiğinde… Ama tabii o anda, bunun pek farkında olmayabilirler. Gerçek sevgiyi bilmiyor, ilişki içinde olmaya katlanamıyor veya sevilmeyi hak ettiklerini düşünmüyor da olabilirler.

“DELER DE GEÇER!”

- Ayrılık acısı nasıl geçer?

Geçmez! Ya da, “Deler de geçer” diyeyim. Nietzsche’nin bir lafı vardır: “Acılar insanı büyütür, ölmezsek büyürüz.” Ama çaresi yok, doğum acıyla-travmayla başlıyor ve ondan sonra hayat boyu çok çeşitli travmalar, acılar yaşıyoruz. Bir yerde, büyümek için acıyı da tecrübe olarak yaşamamız gerekiyor. Acı yetmez… Ayrılık acısında da, çocukken hiç elimizde olmayan tecrübeye bağlı olarak; gerek yataklara düşüren depresyonlar halinde, gerekse daha hafif acılar yaşıyoruz. Bu nedenle, acıyı geçirmeye çalışmaktansa, acıyı yaşamak gerekiyor. İlişki sonrası yaşanan acı, iki sene içinde geçer, diyebilirim.

- İlişki içinde de aşk acısı çekilir mi?
İlişki içinde aşk acısı yaşayan insan çok fazla. Bir kere sürekli kaybetme korkusu var, panik var, bağımlılık var, başkalarına duyduğun kızgınlıkları o kişiye projekte etme var, ilişki içinde olmaktan korkma var (ki bu da ilişkinin sona ermesinden korkmadır), ilişkiyi hak etmediğini düşünerek ilişkiyi sabote etme var; bütün bunlar hep acı, ilişki acısı…

ERKEK KAÇAN KADIN SEVMEZ(!)

- İlişki içinde acı çekmemeleri için çiftlere neler öneriyorsunuz?

Eş terapilerinde yaptığımız, iletişimlerini düzeltmek. İletişimde de, açıklık önemli. Doğru bir iletişim kurabilmek için, önce kendini tanımak, kendine karşı samimi olmak gerekiyor. Bir de çiftler oyundan bahsediyor. İlişkiler, sürekli bir oyun içinde yürütülmeye çalışılıyor. Fakat bir ilişkide oyun olduğu sürece, o ilişki bitmeye mahkumdur! Yanlış bir kanı da, sanki kendini teslim etmezsen, sevdiğini söylemezsen, kendini açık etmezsen, karşındaki peşinde koşar şeklinde… Doğru koşar, fakat o insanla ilişki kurulmaz! Karşınızdaki, kaçma-kovalama oyunu peşindeyse sürekli kaçmak zorundasın, çünkü yakalandığın anda olay biter. Sürekli kaçmak istiyorsan, böyle bir ilişkiye girersin. Örneğin, erkekler kaçan kadın sever, denir. Hayır! Kovalamayı seven erkek, kaçan kadın sever! Gerçek bir ilişki isteyen insan, tam tersine karşısındaki insanın kendisini sevmesini, teslim olmasını, ona güvenmeyi ister.

- Öyleyse, olgun sevginin, gerçek bir ilişkinin tanımı nedir?

Olgun sevgi için cinsel heyecanın yanı sıra, şefkat gerekiyor, özdeşleşme yani empati kurmak gerekiyor. İlişkiye ve sevilen kişiye kendini adamak gerekiyor. Kendini adama, köle olma anlamında değil; kendini sunmak, teslim olmak anlamında… İdealizasyon gerekiyor; onu idealize etmek ama olgun formda (çünkü idealizasyonun çok çeşitli formları var). Onu görmeden idealize etmek değil. Kişiyi her yönüyle, olumsuzluklarını da bilerek idealize etmek; yani onun bir şeyine hayran olmak. Ve karşımızdakini özgür bir birey olarak kabul etmek… Sonuçta, günlük hayatta yapılan klasik sevgi tanımıyla, olgun sevgi tanımı birbirinden çok farklı. Sağlıklı ve mutlu bir ilişki için, olgun sevgi şart.

Thursday, November 05, 2009

BUDDHA GELİR BUDDHA GEÇER

Oturdum bi' ağacın altınnaa
Buddha gibi
bağğdaş kurduuum.

Wednesday, November 04, 2009

HAYAL-BAZ ALINIRSA

"Hayal kurma ki hayal kırıklığına uğramayasın" derdi muhterem.
Ben de aldım elime bagetleri "Ne kadar ayıp yapma Asuman" dedim.

DİLEK


Silinir yanındaki tüm resimler.Zaman var.
O bakışına iyi bak.
Orada duruyor olacaksın.

MAKBER Mİ YARAB ?


Kendimi zorlayarak geçtiğim uykulardan hemen önce algıladığım son nesneler...
Üstüme bir kat beton düşmesiyle uyansam farzet son an gözbebeğimde kalan akis onlar...
Sorun...
Bitmeyen gece sorgularımdan bıkan bu ağlama duvarları,otopsi raporum incelense "Karşısında durup seyretmemek için canlanabilmeyi dilerdik" derlerdi eminim.


BİLMEM AĞLASAM MI AĞLAMASAM MI


Ahir ömrümde başıma gelen onca rezil,küçük düşürücü,haksızlık dolu durumun en ağırına maruzken

- ki zaten bu yüzden her güne,şu gördüğüm (kim icat etti de koydu bilmem) dünya (!) dekorunu,duvar kağıdını yırtıp,eşyasını kırıp,döküp,insanlarını tabancayla vurmak suretiyle komple ortadan kaldırmaya kendimi engelleyerek uyanıyorken -

bir de o durumun getirdiği hali -"işkenceni kabul et ona uyum sağla" gibi bir mantıkla mı sunuluyor bilmem,buraya girdiğim 6 yıldır ezilmeyi öğrenemediğim için uğraştırıldığım- açıklamak zorunda bırakılışımın resmidir :


Saturday, October 31, 2009

TARİH TEKERRÜRDÜ

-Neden makinayı boynuna asıp gezmiyorsun ? Daha rahat edersin çekerken.
-Şimdi asmak istemiyorum ,gerektiğinde koyacak yer bulamadığım için asarım.Ama henüz değil.
-Hımmm.
- :) O zaman "Ben fotoğraf çekiyorum" imajı vermek isteyen dijitalci tiplere benzerim.
-Ama onlara benzemiyor görünümü vererek aslında onlara benzeme taktiğini kullanıyorsan ya ?
-:) Anladım,öyle düşünmen doğal ama bu değil.Başka birşeyle ilgili bunun benzeri bir yorum gelmişti arkadaşımdan.Ama şükür bu ironilere bulaşmıyoruz bünyemcek.Öyle bir gerçeklik...Ne söylüyorsam oyum.Çelişki kabul etmiyoruz.

20 EYLÜL 2009 - Heybeli Ada

20 SORU

Severdim,cüzdanda taşıyıp millete şebeklik olsun diye sorardım.Ben de yapayım dedim,sonuç budur.

Taraf Gazetesi, 20 Soru

1 1.En sevdiğiniz kelime ?

Hadi ya / Hadi be

2.Nefret ettiğiniz kelime ?

Çocuk

3.Ne sizi heyecanlandırır ?

Hayal kurmak

4.Heyecanınızı ne öldürür?

Hedefi beklemek

5.En sevdiğiniz ses nedir ?

Fagot sesi

6.Nefret ettiğiniz ses ?

Topuklu ayakkabı / Poşet hışırtısı sesi

7.Hangi mesleği yapmak istemezsiniz ?

Muhasebecilik

8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz ?

Yüzmek / Bisiklete doğru düzgün binebilmek

9. Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz ?

Cate Blanchett belki (Benden ancak Nil Karaibrahimgil gibi bir şey olurdu)

9. Nerede yaşamak isterdiniz?

Viyana veya Bristol

10.En önemli kusurunuz nedir ?

Düşünmeden konuşmak ve sabırsızlık

11. Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi ?

Had bildirmeye yaradığında ukalalık

12. Kahramanınız kim?

Düşünmedim

13. En çok kullandığınız küfür ?

Allah'ın belası gerizekalı.

14.Şu anki ruh haliniz nasıl ?

Meraklı ve kafası karışık

15. Hayat felsefenizi hangi slogan özetler ?

Hassasiyetlere itina gösterelim”

15. Mutluluk rüyanız nedir?

Kendimden mutmain olduğum halde olmak.

16. Sizce mutsuzluğun tanımı?

Haksızlığa uğramak

17. Nasıl ölmek isterdiniz?

Ben olmamın ve “var” olmamın nedeni neyse,ne için gönderildiysem onu gerçekleştirmiş olarak.

18.Öldüğünüzde cennete giderseniz Tanrı’nın kapıda size ne söylemesini istersiniz ?

"Heh geldin mi ? Onu görmek istiyorsun hemen değil mi ? Makâmı ileride,buyur koş yanına.”

FEEDJIT Live Traffic Feed